Bu haber 27 Nisan 2015, Pazartesi 20:12 tarihinde eklendi. 1781 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yetimhaneden Asker Ocağına

Gazi Ümit Kaplan'ın Gazi Bülent Yıldırım'la yapmış olduğu ropörtajı
Yetimhaneden Asker Ocağına
Gazi Bülent YILDIRIM
 
1975 Burdur ili, Yeşilova ilçesi, Çuvallı köyü doğumluyum. Babam çiftçilik yapardı; ekonomik durumumuz iyi değildi. Ben dört aylıkken annem ölmüş, babam da beni anneanneme vermiş.
 
Anneannem melek gibi bir insandı. Bana hem annelik, hem de babalık yaptı. Onun da kimsesi yoktu. Tek başına yaşıyordu. Yedi yaşıma kadar anneannemin yanında kaldım. Babamı 7 yaşına kadar toplasanız 3-5 defa görmüşümdür.
 
7 yaşındayken bir gün anneannemin evine jandarma geldi.  Mahkeme kararı ile beni yetiştirme yurduna götüreceklerini söylediler. Ben konuyu anlamadım. Sonra babamın hapse girdiğini, bu yüzden mahkeme kararı ile beni yetiştirme yurduna götüreceklerini öğrendim.
 
Anneannem beni vermemek için çok uğraştı, çok ağladı ama jandarmaya sözünü geçiremedi.
 
Beni Burdur’daki “Askeriye Köyü Yetiştirme Yurdu”na götürdüler. Olayları anlamaya çalışıyordum. Beynim kilitlenmişti. Hiçbir şey düşünemiyor, hiçbir şey yemiyor, hiç kimseyle konuşmuyordum. İsyan ediyordum kendi kendime: “Annem niye öldü? Babam niye hapse girdi? Beni neden anneannemden aldılar? Benim burada ne işim var?” diye soruyordum.  Öğretmenlerim ve arkadaşlarım bana moral vermeye çalışıyorlardı ama nafile. Hiçbir şey ilaç olmuyordu.
 
Yetiştirme yurdunda benim gibi yetim olan çocuklar vardı. Yurtta 150 erkek, 50 civarında da kız bulunuyordu. Kızların ve erkeklerin yattıkları yatakhaneler ayrı ayrıydı. Kırk kişilik koğuşlarda, ranzalarda yatıyorduk. Çok kalabalık olmasına karşın kendinizi öyle yalnız, öyle kimsesiz, öyle zayıf hissedersiniz ki...
 
Binamız büyüktü, alt katında idari işler, üst katında yatakhaneler vardı. Kız arkadaşlarımızın yattığı yer ayrı binadaydı. Ayrıca yetiştirme yurdunun hemen yanında ilkokul vardı. Okulun bütün öğrencileri yetiştirme yurdunda kalan öğrencilerdi.
 
Her gün okula gidiyorduk.
 
Yurtta bir gün siyah önlüğümü, beyaz yakalığımı verdiler. Sınıfta 35 kişi vardı. Bütün arkadaşlarım da aynı benim gibi yetimdi. Okuldan sonra tekrar yurda dönüp ya ders çalışıyor ya da çeşitli kurslara katılıyorduk. Ama bütün arkadaşlarım gibi benim de aklım karışıktı “Ben Niye Buradayım?” diye düşünürdüm. Mutluyum gibi görünüyordum ama içim kan ağlıyordu.
 
Yurdun müdürü çok iyiydi.  Bu konuda çok şanslıydık. Müdür ALİ KAYA ve eşinin iyiliklerini ömrüm boyunca unutmam. Çocukları yoktu ama bizi kendi çocukları gibi severlerdi. Ellerinden geldiği kadar bize yardımcı olmaya çalışırlardı.  Eşiyle birlikte 15 günde veya ayda bir evde yaptığı pasta ile gelip, içimizden birinin doğum gününü kutlarlardı. Dünya üzerindeki en harika pastaydı. Hatta yeme de yanında yat derdiniz ama asla kendinize hâkim olamazdınız. Doğum günü pastaları... İlk seferde bile bağımlılık yapardı... 3. Sınıftaydım bir gün müdürün eşi elinde doğum günü pastasıyla gelip “Bugün Bülent’in doğum günü!”diyince çok sevindim. Çikolatalı, bol kremalı, tam kendi zevkime göre, kat kat… Muhteşemdi.... O gün kola içip,  yaş pasta yediğimiz için hepimiz çok mutlu olmuştuk. Gülüyordum ama “Neden benim annem babam yanımda değil?” diye içim kan ağlıyordu..   
 
Sabır neymiş yurtta öğrendim.
 
Koğuşta 40 kişi kalırdık. Kendinize özel bir hayatınız olamazdı.  Her kafadan bir ses çıkar, her 10 dakikada biri kalkar, ışığı açar ve tuvalete giderdi. Siz de o yanıp sönen ışıkta uyumaya çalışırdınız.  Sesten şikâyet ederseniz, tıpa al kulağına denirdi. Çeşit çeşit, daha doğrusu “cins cins” insan vardı. Yurtta nazınızın çoğu zaman geçmeyeceği, birbirinden farklı 10 kişiyle anlaşabilmeyi, steril olmayan tuvaletlerde ihtiyacınızı giderebilmeyi, kapı yerine sadece bir perdesi olan banyolarda en kısa sürede duş alabilmeyi, eşyalarınızı, yiyeceklerinizi paylaşabilmeyi öğrenirdiniz.
 
Ama bir kere ezilmenin acısını tattıktan sonra, kimseyi görmez olurdunuz.
 
Yetiştirme Yurdunda Kalan Her Çocuk, “Annesi hayatta ise annesi, babası hayatta ise babası gelip bir gün beni alıp eve götürecekler”  diye düşünür. Ben de “Hafta sonu babam gelecek, beni eve götürecek ve bir daha beni bırakmayacak.” diye düşünürdüm. Hafta sonları ziyaretçisi gelenlerin isimleri okunurdu. Ben de kulağımı diker hep isminin okunmasını beklerdim. Dört yıl olmuştu, 11 yaşındaydım. O güne kadar babamdan hiçbir haber almamıştım. Zaten 11 yaşına kadar da toplasanız babamı 5 defa görmüşümdür.
 
Bir gün umudumu tam yitirmek üzereyken babam ziyaretime geldi. Çok sevindim koşa koşa gittim. Babamın yanında bir kadın vardı. Bana evlendiğini söyledi. Onunla birlikte gelmişti. Babamın yalnız yaşamasına gönlüm razı olmuyordu. Bu yüzden çok sevinmiştim. Bundan sonra beni yanlarına alırlar diye düşündüm. Ama babam bir daha hiç gelmedi.
 
4. Sınıftayken evci çıkma hakkımız doğdu. Çok heyecanlıydım. Hazırlandım, yaklaşık yarım saat uzaklıktaki köyüme, babamın evine gittim. Kapıyı çaldım. Üvey annem çıktı. Beni görünce kızarak“Hayırdır? Niye Geldin? Senin Ne İşin Var Burada?” dedi. Ben evci çıktığımı, babamı görmeye geldiğimi söyledim. Babam evde yoktu, akşam gelecekmiş. Babamı odada beklerken zaman hiç geçmiyordu. Saniyeler saat gibiydi. Sürekli gözüm saatte ve kapıdaydı. Üvey annem bana laf söylüyordu. Hiç bir şey diyemiyordum. Bir köşede oturdum duymamazlıktan geldim. İçinde birazcık anne şefkati olan bir kadının, üvey de olsa, kötü olabileceğini aklım almıyordu. İnanamıyordum! Nasıl bir anne, kendinden olmasa bile, bir çocuk için kötülük yapabilir? Sadece vicdansız diyorum ben onlara. Bırakın üvey anne olmak, öz annelikleri bile annelik değildir onların.
 
Akşam babam geldi, çok sevindim. İçimden bana sarılacak, beni öpecek, beni koruyacak diye düşünüyordum. O da aynı üvey annem gibi “Hayırdır? Yurttan mı kaçtın?” dedi. Evci çıktığımı söyleyince“Geri döneceksin değil mi?” dedi. Evet dedim. Sonra çok fazla konuşmadık. Bu duruma çok üzüldüm. Üvey annemim ağzı hiç durmuyordu. Babamın yanında bile bana laf söylüyordu. Sabaha kadar uyuyamadım. Sabaha karşı bayılmışım. Sabah 7 gibi kalktım, üzerimi giyindim. Babam salonda sigara içiyordu. “Ben gidiyorum” dedim. Bana “Nereye?” bile demedi. “Tamam” dedi. Evden çıktım ve yurda gittim. Bir daha da babamın evine gitmedim.
 
Sonraki haftalar ayda bir anneannemin evine gittim. Anneannem beni çok hoş karşılıyordu. Yurtta iken anneannem sürekli yanıma gelirdi. Bana az da olsa harçlık verirdi. Çok mutlu olurdum.
 
İlkokul bitince arkadaşlarımızdan ayrıldık. Her birimiz başka illere gittik. Bana Aydın çıktı. Otuz arkadaş Aydın’a gittik.  Aydın’a temmuz ayında gittiğimiz için okullar henüz açılmamıştı. Bize sürekli yurdun çevresindeki çöpleri toplatır veya tamirat yaptırırlardı. Orası Burdur’dan farklıydı. Her şey kontrollü ve disiplinliydi. Aydın’da 70-80 civarında kız, 150 civarında da erkek öğrenci vardı. Yine koğuşlarımız farklıydı.
 
Haftada bir gün dışarı çıkma iznimiz vardı. Cumartesi veya günü 08.00’de çıkardık. Erkekler akşam 20.00’ye, kızlarsa 17.00’ye kadar yurtta olmak zorundaydılar. Okulumuz ise sabah saat 08.00’de başlar öğlenden sonra 15.30’da biterdi.
 
“ÜMRAN”
 
Aydın’a ilk gittiğimizde, içimi yeni bir karamsarlık sarmıştı. Bahçede kara kara düşünürken birisi bana“şeker” uzattı. Baktım bir kız, “Al! İyi gelir.” dedi. Gülümseyerek aldım. Annesi ve babası trafik kazasında ölmüş, hiç kimsesi yokmuş. Ne arayanı ne soranı vardı.
 
Bana hiç olmazsa senin baban var derdi. Ümran’la o günden sonra daha samimi olduk. Fakat okul açıldıktan sonra Ümran’la saatlerimiz uymadığı için birbirimizi göremiyorduk. Onun sınıfında olan bir arkadaşıma akşam yazdığım mektubu verir ve onun gönderdiği mektubu alırdım. Onunla mektuplaşmak bana mutluluk verirdi. Ortaokul bitene kadar hemen hemen hergün mektuplaşırdık. Sadece hafta sonu çarşı izninde görüşebiliyorduk. İkimizin de parası yoktu. Maaşımız vardı ama çok küçük bir miktardı. Bir hafta o, ertesi hafta ben ısmarlardım. Saatlerce konuşup, hayaller kurardık. Ben devlet memuru olacaktım, Ümran da hemşire olacağım derdi. Evlenip, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi konuşurduk. Hayatımızdaki tek mutluluk kaynağı yazdığımız mektuplar ve hafta sonlarıydı. Hafta sonunu iple çekerdim.
 
Okul Müdüründen Dayak Yemeyen Yok Gibiydi! Çok sinirliydi; adım atmak bile onu sinirlendirmeye yeterdi. Bir gün yemekhanede bardağı düşürdüm ve kırıldı. Herkes birden sustu. Müdür sinirle geldi ve bana çok şiddetli bir tokat attı. Şok olmuştum.
 
Burdur’a  Geri Dönüş
 
Ortaokul bittikten sonra yaz tatilinde, bize evci gitmek isteyen var mı diye sordular. Ben de anneanneme gitmek istediğimi söyledim. Ama aklım Ümran’daydı. Çünkü Ümran’ı göremiyordum. Arkadaşıma mektup iletmesi için verdim. Cevap gelmedi. Akşam koğuştan kaçarak Ümran’ın bulunduğu yurda gittim. Ümran’ın bir arkadaşını görüp Ümran’ı çağırmasını söyledim. Ümran’a ne olduğunu sordum. Beni gönderecekler dedi. Nereye dedim. Fakat o sırada bir nöbetçi öğretmenin sesini duyunca cevap alamadan kaçmak zorunda kaldım. Koğuşa gittiğimde beni kapıda müdür bekliyordu. Bana neredeydin diye sordu. Hava almaya gittim dedim ama bana inanmadı. Ve beni bir güzel dövdü. Ertesi gün Ümran’dan haber alamadan Burdur’a döndüm. Daha halen Ümran’ı düşünüyorum. Ondan hiç haber alamadım. Çok araştırdım ama izine bir daha rastlayamadım.
 
Anneanneme gittiğimde, beni görünce çok sevindi. Anneannem beni Aydın’da bile yalnız bırakmadı. Yanıma hiç gelmedi ama bana ayda bir mutlaka mektup gönderirdi. Bazen de içine para koyardı. Babamın evini uzaktan görür ve gitmek isterdim ama üvey annem yüzünden gidemiyordum. Bir gün cesaretimi toplayıp, babamı da takip ederek işten dönüş saatinde eve gittim. Kapıyı çaldım. Üvey annem kapıyı açtı fakat bu sefer yanında 2 çocuk vardı. Beni görünce çok şaşırdı. Bana eskiden söylediği gibi “Hayırdır? Niye Geldin? Senin Ne İşin Var Burada?” dedi. Ben de yine aynı cevabı verdim. Babamı görmek istediğimi söyledim. Babam geldi beni görünce gülümsedi ve içeri davet etti.  Fakat bu sefer ben kabul etmeyip içeri girmeyi reddettim. Hatırını sordum sonra oradan ayrıldım.
 
Mermer fabrikasında iş buldum. Çok fazla çalışıyordum. Ama aklımda hep Ümran vardı. Askerlik işini derhal halletmem gerekiyordu. Askerliğime 3 yıl kalmıştı. Üç yıl boyunca askerlik için para biriktirdim.
 
Bir gün yetiştirme yurduna, yurt müdürü Ali Kaya ve eşini ziyarete gittim. Beni görünce çok mutlu oldu, beni diğer yetim arkadaşların yanına götürdü. Bana babamdan çok babalık yapmıştı. Askere gidene kadar her ay onu ve diğer yetim arkadaşları ziyarete gittim. Her gittiğimde ufak tefek hediyeler alıyordum. Küçük çocukların yaşadığı sıkıntıları bildiğim için onlara destek olmaya çalışıyordum.
 
Ağlayan çocuklara dayanamıyordum. Yurtta ağlayan çocuk gördüğüm zaman aklıma kendi çocukluğum geliyordu. Ne zaman ağlayan çocuk görsem onun yanına gidip moral verirdim.
 
Babamı ara sıra köyün kahvesinde görüyordum. Bir ara yanına gittim “Baba niye böyle oldu?” dedim. “Niye beni yalnız bıraktın? Niye bakmadın?” dedim. O da bana “Çaresizdim, mecbur kaldım!” dedi. Bu şekilde babamla bir kaç kez görüştüm.
 
Acemi birliğim belli olduktan sonra kahvede babamı gördüm, ona Bilecik’e askere gideceğimi söyledim. Babam bana 20 yaşına kadar hiç para vermemişti. Askere giderken bana gizlice, zarfın içinde bir miktar para verdi. 20 yıl sonra babamdan para almak beni çok duygulandırmıştı. Önemli olan paranın miktarı değildi, babamın beni düşünmesiydi.  Çünkü ben hep bu özlemle yaşadım.
 
1995 yılında, acemi eğitimi için Bilecik Jandarma Eğitim Alayı’ na gittim. Gideceğim sabahı hiç unutmuyorum. Anneannem beni ağlayarak kaldırdı. Beni öptü ve ağlayarak elime kına yaktı. Çok duygulanmıştım. Hayatım hep dışarıda geçmesine rağmen askerlik için de olsa o kadar uzağa gitmek beni karamsarlığa itmişti.
 
Bilecik’de 3 ay eğitim gördüm. Orada İstanbullu bir çavuş vardı. Tıpkı Aydın yurt müdürü gibi beni çok ezdi. Her gün ayakkabılarını boyatır, çoraplarını yıkatır ve ona hizmet etmemi isterdi. Eğer yapmazsam bana gece 22:00-24:00 ile 04:00-06:00 arası bazen de 01:00 – 03:00 ile 05:00 – 07:00 ceza nöbetleri yazardı. Yani geceleyin hiç uyumazdım. Bu yüzden mecburen ona hizmet ediyordum. Üç ay boyunca çok ezildim.
 
Oradan Van, Bahçesaray İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’ na,  bir hafta sonra da Ulubeyli Jandarma Bölük Komutanlığı’na gittim. Ulubeyli karakolunda 20-30 hane vardı. Bölgede çok terörist bulunuyordu. Ayrıca Ulubeyli, bölgenin en yüksek tepesiydi, bölgeye çok kar yağardı. Bu yüzden vatandaşlar 8 ay önceden yiyeceklerini depolarlardı. Ayrıca Bahçesaray’ın Sündüz Yaylası’nda 1993 yılında PKK, 24 sivil vatandaşı kurşuna dizerek öldürdüğü için halk, PKK’yı sevmezdi.
 
 
Gündüz Fırıncı Gece Terörist!
Dağda bir gün pusuya düştük. Üç arkadaşım yaralandı. Pusudan zor kurtulduk. Sonra arazide arama tarama yaparken iki tane teröristle karşılaştık. Bizi görünce ateş ettiler ama mermileri bitince sağ yakaladık. Teröristi görünce çok şaşırdım. Çünkü terörist, hergün birliğe ekmek getiren fırıncıydı!
 
Bahçesaray’da çarşı iznine çıktığımızda oradaki esnaf sürekli bize operasyonlar hakkında, askeri birliğin gücü hakkında, nöbet yerleri hakkında ve nereye gittiğimiz hakkında sorular sorarlardı. Bizim hakkımızda bilgi almak isterlerdi. Bahçesaray halkı genellikle hayvancılıkla, esnafı ise kaçakçılıkla uğraşırdı. Türk malı sigara çay, şeker bulamazdınız.
 
Mektup
 
Birliğimdeki arkadaşlarım çok mektup yazardı ve herkese de çok mektup gelirdi. Ben de anneanneme ve babama mektup yazardım. İki sene boyunca çok mektup yazdım ama hiç cevap gelmedi. Herkese gelirdi ama bana hiç mektup gelmezdi, çok üzülürdüm. Anneanneme her mektup gönderdiğimde mektubun içine üzerine adresimin yazılı olduğu bir zarf ve boş bir kâğıt koyardım ama yine de cevap gelmedi.
 
Sonra izne gittim. Koşarak anneannemin evine gittim. Onu çok özlemiştim. Kapıyı çaldım kimse açmadı. Etrafa baktım kimseyi göremedim. Sonra komşulara sordum. Anneannemin öldüğünü söylediler; dünyam yıkıldı. İnanmadım! Koşarak mezarına gittim. Sonra mezar taşını yaptırdım.
 
İzin bittikten sonra Van, Erciş, Altındere karakoluna tim olarak gönderildik. Orada 6 ay kaldım.
 
Vurulma;
11.05.1996 tarihinde bir köye 40-50 kişilik bir terörist grubun gittiği ihbarı geldi. Bunun üzerine biz de bölgeye gittik. Saat 21.00 sıralarında köye yaklaşırken pusuya düştük. Her taraftan ateş geliyordu. İzli mermiler sağımızdan solumuzdan uçuşuyordu. Roketler ve el bombaları çok yakınımıza düşüyordu. Ben bir ara ayağımda bir ağrı hissettim, elimi ayağıma uzattım, kan vardı. Vurulmuştum! O halde çatışmaya devam ettim. Duramazdım çünkü teröristler çok yakındı ve içimize sızmıştı. Mevzilerimizde teröristler vardı ve oradaki arkadaşlarımızı şehit etmişlerdi. Çok kalabalıklardı. Ben, yan taraftaki arkadaşlarıma yardım etmek için oraya yöneldiğimde tekrar vuruldum ve yere düştüm. İzmirli bir arkadaşım bana yardım etti. Hava aydınlanınca 10 arkadaşımın şehit olduğunu ve 4 kişinin yaralandığını gördüm. Sabah helikopter geldi, beni Van Askeri Hastanesi’ne götürdü. Acil ameliyat oldum ve GATA’ ya geldim. Kalça kemiğim parçalanmış. GATA’da 7 defa ameliyat oldum. Hastanede yattığım süre içerisinde babam beni ziyarete gelir diye düşündüm ama gelmedi. 6 ay hastanede kaldıktan sonra hava değişimi için Burdur’a gittim. Köyümde herkes benim vurulduğumu duymuştu. Anneannemin evinde tek başıma kalıyordum. Bir gün kahvede babamı gördüm. Bana geçmiş olsun dedi, ziyaretime gelmek istediğini ama bırakmadıklarını söyledi.
 
2008 yılında Denizli’de görücü usulü evlendim. Eşimle çok mutluyduk. İlk başta annesi ve babası ile birlikte yaşıyorduk. Sonra kendi evimize geçtik. Bu esnada babam benim evlendiğimi duymuş. Evime gelmek istediğini öğrendim, çok sevindim. Yıllardır bu günü bekliyordum. Babamın ziyaretime geleceğini eşime söylediğimde eşimden beklemediğim bir tepki gördüm. Babamın gelmesini istemedi. Ben, senin ailen hergün yanımızda dedim, ama yine de istemedi. Büyük bir bunalıma girdim. Hiç kimse Gazileri hor göremez, bu eşim dahi olsa onu affedemem! Bu konuda eşimle çok tartıştık, sonunda eşimden ayrıldım.  
 
Yıllardır Acı Çekiyorum. Ayağıma giden sinir uçlarım koptuğu için acısız bir uyku hatırlamıyorum. Ömrüm hep gurbette geçti. Özlem, hasret çekmekten yoruldum. Ama bu vatan için ödediğimiz bedellerin yok sayılmasından da yoruldum. Artık Gazilerin, Şehit Ailelerinin neler yaşadığını anlasın herkes. Bu memleketi idare edenler de Gazilerle ilgili konuşurken dikkat etsinler. Sektör diyerek bizlere hakaret etmekten vazgeçsinler. Bu devleti yönetenlerin evlatlarının parmağı kesilse biliyorum ki ana baba olarak yürekleri kanar. Öyleyse bir oğul şehit olup toprağa düşünce ya da kollarını, bacaklarını, gözlerini kaybedip Gazi olursa onların ana babalarının ne hissettiğini de anlamaya çalışsınlar. Yoksa bu vebal herkesi ezip geçer.
Yazdır Paylaş
ETİKETLER :
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan sehitgazihaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
MUSTAFA ERTÜRK - 2015-04-30 15:06:19 - Kullanıcıya Mesaj Gönder - Editöre Şikayet Et
Kardeşim ALLAH senden razı olsun.Bu memleket sayenizde ayakta duruyor.

1 kişi beğendi 0 kişi beğenmedi

İbrahim K.Bayrak - 2015-04-29 15:57:14 - Kullanıcıya Mesaj Gönder - Editöre Şikayet Et
Yazıyı ağlayarak okudum, söyleyecek söz bulamıyorum. Allah Şehit ve Gazilerimizden ve onların ailelerinden razı olsun.

1 kişi beğendi 0 kişi beğenmedi

Diğer Haberler
email
EN ÇOK OKUNANLAR
yol durumu
Ücretsiz Seyahat Kartı Tasarımını Nasıl Buldunuz?
Beğendim, çok güzel olmuş
Beğenmedim, beklentilerimden çok uzak bir tasarım